Ana içeriğe atla

Gerçek Müziğin Vedası


Üzerinden tam 3 yıl geçti Live 8 konserlerinin. Neden yapıldığı bile unutuldu çünkü hayat o kadar hızlı hareket ediyor ki, bir uyanış yaşayamıyoruz. Maksimum 3 gün sonra herşeyi unutup yolumuza devam ediyoruz..

Yazının çıkış noktası olan o güne dönersek, ben konserler başladığında dersanedeydim ve izleyemediğim için birazda kahroluyordum. Ne de olsa büyük bir olaydı dünya çapında konserler verilmekteydi. Benim asıl beklediğim konser Bon Jovi ydi. Birde her reklamda söylenen, 24 yıl sonra ilk defa birlikte sahneye çıkıcak olan Pink Floyd vardı ama o zamanlar hiç dinlememiştim ve diğer milyonların aksine heyecanla beklemiyordum. Zaten canlı izleyemedim de kendilerini. Gece geç saatte ( Londra da yine güzel bi saatti ama bizde o kadar değildi) sahne aldılar.

O zamanlar bilmiyordum tabi ki, bilemezdim de Pink Floyd 'un 24 yıl sonra biraraya gelip vereceği bu konserin orjinal kadro* olarak verecekleri son konser olduğunu. İlk olarak konserin tekrarında dinledim yarı uykulu bir halde Wish You Were Here 'ı. Güzel sözler, etkileyici bir şarkı diye düşünmüştüm. Daha sonra konserin üzerinden aylar geçmişken, bende izmir 'e yerleşmişken, çıkış noktam yine o parça oldu. Beni gitgide daha çok saran Pink Floyd 'a karşı duramaz olmuştum.


Müzikleri , müzik olarak tanımlanamazdı bile, çünkü değildi. Bildiğim bütün şarkılardan, melodilerden ve sözlerden ayrı bir noktada duruyorlardı. David Gilmour 'un gitar ile yaptıklarını tanımlamak imkansızdı. Şarkıyı dinlerken beni bulunduğum yerden alıyor, bilmediğim yerlere uçuruyor, yıldız ışıklarının rengarenk dünyasında gezdiriyordu. ( Daha sonraları okuduğum bir yazıda David Gilmour gitar ile astral seyahat yapmayı öğretti yazmışlardı. Dave in soloları için mükemmel bir tanım )

Daha sonraları Pink Floyd benim içimde kendi özel yerini almıştı. Bende bir Floydian olmuştum. Grubun içindeki çatışmalarda kendi tarafımı bile belirlemiştim. Grubun 24 yıldır beraber sahneye çıkmamaları da içindeki ego çatışmaları yüzündendi. Roger Waters ve David Gilmour arasında büyük ego savaşları olmuştu, düzeltilmesi imkansız şeyler. Roger bırakıp gitmişti, ama Dave düşmedi, grubu toparlamış ve iki mükemmel albüm daha çıkarmışlardı. Bu albümlerin üstüne de bence verilmiş olan en mükemmel konser olan Pulse konserini verdiler. Şarkılar mükemmeldi, ışık gösterileri efsaneydi ve performansları Roger Waters 'ın eksikliğine rağmen inanılmazdı ( ki bence çok büyük bir eksiklik sayılmaz). Efsane bir grubun jübilesi gibiydi ve bu konserden sonra Pink Floyd sahne almadı. Taa ki 2005 Live 8 ine kadar...

Dave ve Roger Live 8 'in amacının kendi görüş ayrılıklarından daha yüce olduğunu düşündükleri için sahne almayı kabul ettiler. Ve 24 yıl sonra orjinal dörtlü sahnedeydi. Belki yaşlanmışlardı ama sahne performansları hiç değişmemişti. Sadece 4 şarkı çaldılar sahnede ama milyonlar için onları sahnede görmek bile yeterliydi. Hiç çalmasalar bile .. Çaldıkları son şarkı Comfortably Numb orjinal kadronun çaldığı son şarkı oldu. Dave ve Roger 'ın vokalleri, Mason davulları ve Wright ın klavyesi bu şarkıda yılların özlemini dindirecekmiş gibiydi. Şarkının gitar sololarında ise Dave dinleyenleri kendinden geçirmeyi başarıyordu. Mükemmel bir performans sergiliyordu, bence dünyada yazılmış en güçlü ve etkileyici şarkılardan birinin 24 yıl sonra bile hakkını verebildiler. Şarkı bittiğinde ise kol kola seyircilere selam verdiler. Asıl jübilelerini yapmış oldular.



Biz ise bu konserin son olduğunu bilmeden 3 yıl boyunca her yaz Pink Floyd İstanbul'a geliyor haberini bekledik bir umutla. Efsaneyi belki tekrar görürürz diye. Bu bekleyiş 15 Eylül 2008 de son bulmuş oldu. Grubun klavyecisi Richard Wright kanserden hayatını kaybetti ve bizim hayallerimiz de onunla beraber yok oldu.

Şimdi düşününce o gece son konserleri olduğunu bilseydim, gece o saate kadar durur canlı canlı Pink Floyd 'un bize vedasını izlerdim. Üstelik yapacağım tek fedakarlık uykumdan olurdu. Böyle bir veda için çok ucuz bir bedel ...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

22 yıl oldu ama hala haklı

Her şeyin sahtesi var… Paranın sahtesi var… Tablonun sahtesi var… Altının, gümüşün, elmasın sahteleri var… Var oğlu var!… Peki dinin ve ideolojilerin de sahteleri yok mu? Olmaz olur mu hiç? Var. Dinin sahtesi, siyasete karışmış olanıdır. Din duygularının ve dince kutsal kavramların siyaset adına kullanılması ile din, din olmaktan çıkar, siyasetin aracı olur. Siyaset ticarete, ticaret siyasete, din de her ikisine araç edildi mi, artık bu sömürünün sonu gelmez… Din ticareti ile meşgul olanlara bakın, hemen hemen hepsi milyarder. Yalnız Türk Lirası ile milyarder değil bunlar, dolar milyarderi, mark milyarderi olmuşlar birçoğu. Oh ne kolay!… Çek bir besmele, gelsin paralar… Finans kuruluşları, şirketler ve bu finans kuruluşları ve şirketler aracılığıyla kazanılan milyarlar… Elhamdülillah Müslümanız!… Elhamdülillah milyarderiz!… Bir kolumuz siyasette, öbür kolumuz ticarette, ayaklarımız da tarikatlarda… Bir üçgen bu… Ticaret, siyaset ve tarikat üçgeni… Bunlar dindarın s...

Yaz Tatilindeyiz

Yaz gelince herkes bir yerlere kaçmak, rahatlayacak bir yer bulmak ister. Geri kalan 9 ay içinde yaptıklarımız, uğraştığımız şeylerin hepsini yaz tatili ümidiyle yaparız aslında, bittiği andan beri tekrar beklediğimiz tatili düşünerek. Yaz tatilinin herkes için farklı içeriği vardır. Kişinin hayat şartlarına, ailesinin durumuna , izin günlerinin sayısına göre değişir hepsi. Benim yaz tatilim klasiktir genelde, taa çocukluktan beri süregelen bir şekilde olur. Temmuz gibi annemle babam izinlerini alırlar, ailecek arabaya atlanır, erdek/ocaklar olsun, yada belki farklı olsun diye ayvalık , gidilir, 1 hafta kalınır, büyük oranda pansiyonda çünkü otelde kalmak biraz tuzludur hep. 3 aydan çıkarılan bir hafta dışında kalan günleri hep aynı geçer, gündüz evde, akşamüstü oldu mu dışarı çık, arkadaşlarında toplanıp futbol oyna, basket oyna, otur muhabbet et. Her gün aynısı, hem de hiç sıkılmadım bu rutinlikten, hayatımın en keyifli yaz tatilleriydi onlar. Sonra üniversite çıktı, herkesin ...